by Sinan Niyazi Kutsal, 2013-09-02T10:30:48+00:000000004830201309 , In Genel

İstanbul tarihi yarımada ( İstanbul historical peninsula )

galatadan14

Tarihi Yarımada Fatih’in Tarihçesi

absmiddle Yazdır   -A | A+
Bizans surları, Haliç ve Marmara’nın çevrelediği bölge, Tarihi Yarımada Fatih’tir. Kuzeyinde Eyüp ilçesi, kuzeydoğusunda Haliç, güneyde Marmara Denizi, batıda Zeytinburnu ve kuzeybatıda Bayrampaşa ilçelerine komşu olan Fatih, üç yanı denizlerle çevrili bir yarımada görünümündedir. Binlerce yıllık tarihi içinde pek çok uygarlığa ev sahipliği yapan bu coğrafya, bugün İstanbul’un en önemli tarihi, turistik ve ticari merkezidir. Bölgeye Suriçi İstanbul’da denilmektedir.

Asya ve Avrupa arasında bir geçiş yolu olan bölge, Paleolitik, Neolitik ve Tunç çağlarından itibaren çeşitli yerleşimlere ev sahipliği yapmıştır. Tarihi Yarımada’nın tarihi ile ilgili ilk buluntular Neolitik çağa ait buluntulardır ve Yenikapı’da, Marmaray kazıları esnasında ortaya çıkarılmıştır. MÖ 6500 yıllarına denk gelen Neolitik dönem, ilk defa insanoğlunun tarımsal üretime başladığı, bitki ve hayvanların evcilleştirildiği bir dönemdir. Bu dönemde yazı, takvim, matematik, yapı sanatı ve kent kurma bilincinin gelişmiştir.

Sarayburnu’nda da Sultanahmet Meydanı’nın altında yapılan kazılarda ise MÖ 5000-3000 yıllarına tarihlenen buluntular ortaya çıkarılmıştır. Bu bulgular ışığında bölgenin yaklaşık 8500 yıldır yerleşim yeri olduğu söylenebilir.

Tarihi Yarımada’daki ilk önemli uygarlık, Akdeniz’in doğusunda, Akdeniz ticaret ağının bir parçası olmak ve buğday ticaretinden yararlanmak isteyen Megaralılardır. Megaralılar, bir koloni kurmak amacıyla MÖ 660-670 yıllarında Sarayburnu bölgesine yerleşmiştir. Bu bölgede, Megaralılardan önce Traklar, Frigler ve Bitinyalıların yaşadığı da bilinmektedir. Megaralılar, Sparta geleneğine göre bu bölgede yaşayan halkı köleleştirerek, Bizanstion şehrini kurmuşlardır. Bu kent deniz ticaretinden beslenmektedir ve bu kentin limanı, Sarayburnu’ndan Haliç’e dönünce ilk koy, Prosphorion Limanı’dır.

Bizantion’dan yaklaşık 100 yıl kadar önce kurulan Roma ise fetihlerle büyümüş ve Akdeniz’deki en önemli güç haline gelmişti. Akdeniz üzerindeki canlı ticaret ağı, Roma İmparatorluğu’nun hem siyasi ve hem de ekonomik gücünün güvencesiydi. İmparatorluk yaşlandıkça, etkisi ve gücü azalmaya başladı. İmparatorluk, MS 395 yılında Doğu ve Batı Roma olarak ikiye ayrıldı. Kuzeyden gelen baskılara dayanamayan Batı Roma İmparatorluğu, MS 476 yılında tarih sahnesinden çekilirken, yerini ticari hayatın tüm canlılığı ile sürdüğü Doğu Roma İmparatorluğu’na, yani Bizans’a bıraktı.

Doğu Roma (Nea Roma), Batı Roma’nın yıkılmasından sonra bin yıl kadar daha tarih sahnesinde kaldı. Bunun en önemli nedenlerinden biri, Yeni Roma’nın siyasal bir başkent olmasının yanı sıra, büyük bir liman ve bir imalat merkezi olması ve kenti çevreleyen güçlü surlardı. Surlar, uzun dönem şehri işgallerden korumuştu. Ancak bölgedeki aktif ticaret hayatının Venedikliler ile Cenovalılar’ın elinde olması, Nea Roma’nın sonunu hazırladı. Kent, 1204 yılındaki Latin İstilası’na kadar, Avrupa uygarlığının başkenti olmasına rağmen, istila sonrası eski gücünü yitirdi ve 1453’te, Fatih Sultan Mehmed’in ordularına teslim oldu.

Osmanlı’nın yeni başkenti olan Suriçi Tarihi Yarımada, kısa zamanda, Latin İstilası’ndan önceki görkemli görünümüne kavuştu. Fatih Sultan Mehmed, fetihten hemen sonra, şehri imar faaliyetine girişti. İlk olarak fetih esnasında harap olan surlar tamir edildi. Bakımsız ve harap durumda olan Ayasofya, tamir ettirilerek camiye dönüştürdü. Fatih’te, Sultan’ın adını taşıyan Camii ve Külliye ile Topkapı Sarayı’nın inşası başladı. Fatih Külliyesi bünyesinde kurulan ve bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin temellerini oluşturan Sahn-ı Seman Medreseleri de aynı dönemde hizmet vermeye başladı. Bu dönemde, Bizans’tan kalan su yolları tamir edildi ve Kapalıçarşı inşa edildi. Ayrıca, bu dönemde şehrin belediye teşkilatı oluşturuldu. Fatih Sultan Mehmet, Hızır Çelebi’yi Şehremini (belediye başkanı) olarak atadı.

Ayrıca fetihten sonra şehrin kalkındırılması için yeni iskân bölgeleri oluşturuldu. Anadolu ve Rumeli’den müslüman nüfus şehre göçe özendirildi. Çeşitli bölgelerden Hıristiyan ve Yahudil nüfus da şehre getirilerek belli yerlerde iskân edildiler. Tarihi Yarımada’nın merkezini oluşturduğu İstanbul, fetihten 50 yıl sonra Avrupa’nın en büyük şehri, bir ilim ve sanat merkezi haline geldi.

16. yüzyıla damgasını vuran ve “Küçük Kıyamet” olarak anılan 14 Eylül 1509 depremi şehre büyük zarar verdi. 45 gün süren deprem neticesinde binlerce bina harap oldu, yıkılmadık tek minare kalmadı. Şehrin merkezi olan Tarihi Yarımada’da da pek çok eser yıkıldı veya zarar gördü.

Sultan II. Bayezıd (1510) tarafından şehir, 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu.

Tarihi Yarımada da, bu ihyadan nasibini aldı ve o tarihten günümüze pek çok ölümsüz eser ulaştı.

Kanuni Sultan Süleyman’ın tahtta kaldığı 1520-1566 yılları arasındaki 46 yıllık dönem, devlet için olduğu gibi İmparatorluk Başkenti İstanbul için de bir yükseliş dönemi oldu. Bu dönem boyunca İstanbul’da birçoğu günümüze de ulaşmış çok sayıda paha biçilmez eser inşa edildi. Şehir yeni bentler, su kemerleri, suyolları ve çeşmelerle bol suya kavuştu. Medreseler, kervansaraylar, hamamlar, hasbahçeler ve köprülerle donatılan İstanbul, tam bir başkent görünümü kazandı. Yine bu dönemde Haliç Limanı Akdeniz’in en işlek limanlarından biri haline geldi.

Kanuni döneminde özellikle Mimar Sinan tarafından yapılan eserler, şehre yepyeni bir görünüm kazandırdı. Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Şehzadebaşı Camii ve Külliyesi, Sultan Selim Camii ve Külliyesi, Mihrimah Sultan Cami, Hürrem Sultan adına yaptırılan Haseki Külliyesi ve Haseki Hamamı bu dönemde inşa edildi. Süleymaniye Medreseleri de İstanbul’a bir eğitim ve bilim merkezi olma özelliği kazandırdı.

Kanuni dönemi İstanbul’u bazı büyük felaketlere de şahit oldu. Veba salgınları bu dönemde İstanbul’u sık sık etkiledi. 1554’te çıkan yangın Ayasofya’dan Tahtakale’ye kadar olan kısmı büyük hasara uğrattı.

1554’teki şiddetli fırtınada ise denizin kabarması sonucu dereler taştı, birçok insan boğuldu. 1563’teki aşırı yağmur neticesi oluşan seller ise bundan da büyük zararlara yol açtı.

Lale Devri’nde şehir, birçok yenilikler ve değişiklikler yaşadı. Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa özellikle Paris ve Viyana’dan getirttirdiği projelerden esinlenerek İstanbul’un imarına el attı. İlk önce Haliç ıslah edildi ve Haliç kenarları gezinti yerleri haline getirildi. Suriçi ve Surdışı’ndaki semtlerde birçok köşk ve bahçe yapıldı. Daha önce yangınlarla harap olmuş semtler yeniden inşa edildi.

Tanzimat dönemi ise, 3 Kasım 1839’da Topkapı Sarayı’nın Gülhane Bahçesi’nden halka okunmasıyla başladı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul ve Tarihi Yarımada mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar bir çok alanda yenilikler yaşadı. Şehir, bu dönemde Suriçi’nden Bakırköy’e, Galata’da ise Teşvikiye yönüne doğru yayılmaya başladı. Boğaziçi’nde Sarıyer’e ve Anadolu yakasında Bostancı ve Beykoz yönünde büyüdü.

Tanzimat döneminde klasik Osmanlı mimarisi terk edildi ve yeni yapılar barok, rokoko, neogotik ve ampir gibi Batılı tarzlarda inşa edildi. Hatta bu üslup değişmesi cami mimarisine kadar nüfus etti.

Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye’nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti’nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi’nin hizmete girmesi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.

Tanzimat döneminde İstanbul tarihinde yeni sayfa açıldı. (31 Ağustos 1876). Ancak kısa süre sonra başlayan Türk-Rus Savaşı (27 Nisan 1877) şehri paniğe boğdu. Bu savaşta Rumeli cephesine yakınlığı nedeniyle İstanbul savaşın birçok acısını yaşadı. Kentin içinden batıya asker sevki, öte yandan cepheden gelen hastalar ve yaralılarla savaştan kaçan Rumeli’li muhacirler kentte birçok sıkıntıya yol açtı. Bu muhacirler sefalet içinde cami ve medreselerde ve boş alanları saran tahta ve teneke barakalarda yaşamaya çalışıyorlardı.

Bu dönemde İstanbul Tarihi Yarımada, büyük bir deprem felaketi de yaşadı. Halk arasında “Üç yüz on Depremi” denen 1894 depreminde Suriçi, çok zarar gördü. Ama büyük süratle yapım onarım çalışmalarına girişildi.

İşgal ve Mütareke yıllarında Tarihi Yarımada pek aşina olmadığı büyük gösterilere şahit oldu. 19 Mayıs 1919’da Sultanahmet Meydanı’nda ilk kez kadın hatiplerin de konuşma yaptığı Fatih Mitingi yapıldı. Mitinge 50 binden fazla insan katıldı.

Cumhuriyet döneminde, bölgede özellikle Menderes’in imar hareketleri döneminde (1954-1960) yoğun göçle birlikte yapı ihtiyacı ortaya çıkınca, çok katlı beton yapılar da artmaya başladı. Şehrin merkezi olan Tarihi Yarımada’da geniş caddeler açıldı ve 1950’den sonra başlayan iç göç hareketi kentin sosyo-kültürel dokusunu da değiştirmeye başladı.

Tarihi Yarımada, Doğu Roma’dan Bizans’a, Osmanlı’dan günümüze kadar, önemini hep korudu. 13 Ekim 1923’te Ankara’nın Başkent olmasıyla ülkenin yönetim merkezi olması özelliğini yitirdi. 1. Dünya Savaşı’nın getirdiği olumsuzluklar ve başkentin Ankara’ya taşınması, İstanbul’un (Tarihi Yarımada) bir süreliğine fakir kalmasına neden oldu. Fakat daha sonra stratejik konumu ve doğal yapısından dolayı yeniden toparlanarak ticaretin, sanayinin ve turizmin merkezi oldu.

Bugün, İstanbul Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi’nin yönetim merkezleri Tarihi Yarımada sınırları içinde yer almaktadır.

29 Mart 2009 tarihinde yürürlüğe giren 5757 sayılı kanunla Suriçi’nde yer alan Eminönü ve Fatih ilçeleri birleştirilerek, İstanbul’u fetheden kumandan Fatih Sultan Mehmet’in adıyla anılan tek bir ilçeye dönüştürüldü.

History of Fatih, the Historical Peninsula

 

absmiddle Yazdır   -A | A+

 

The area which is surrounded by the Byzantine city walls, the Golden Horn and the Marmara Sea is Fatih, the Historical Peninsula. Facing the district of Eyüp in the north, the Golden Horn in the northeast, the Marmara Sea in the south, Zeytinburnu in the west and Bayrampaşa in the northwest, Fatih is a peninsula surrounded by the sea from three directions. This area, which has harbored many civilizations throughout its thousands of years of history, is currently the most significant historical, touristic and commercial center of İstanbul. The area is also called Suriçi İstanbul (meaning the actual city behind the city walls).

The area which is surrounded by the Byzantine city walls, the Golden Horn and the Marmara Sea is Fatih, the Historical Peninsula. Facing the district of Eyüp in the north, the Golden Horn in the northeast, the Marmara Sea in the south, Zeytinburnu in the west and Bayrampaşa in the northwest, Fatih is a peninsula surrounded by the sea from three directions. This area, which has harbored many civilizations throughout its thousands of years of history, is currently the most significant historical, touristic and commercial center of İstanbul. The area is also called Suriçi İstanbul (meaning the actual city behind the city walls).

As a transition point between Asia and Europe, the area has been home to various civilizations since the paleolithic, neolithic and bronze eras. The first historical findings about the Historical Peninsula belong to the neolithic era and they were unearthed during the Marmaray excavations in Yenikapı. The neolithic era, which corresponds to about 6500 B.C., was when mankind first engaged in agriculture, started growing crops and tamed animals. The alphabet, mathematics, the art of architecture and the approach of building cities were all firsts realized during this era.

The excavations under Sultanahmet Square in Sarayburnu also resulted in findings which date back to 5000-3000 B.C. being unearthed. Under the light of these findings, it is safe to say that the area has been a point of settlement for 8500 years.
The first significant civilization to be established on the historical peninsula was the Megara civilization which was located in the east of the Mediterranean Sea sought to become a part of the Mediterranean trade network and benefit from wheat trade. The Megarans settled in Sarayburnu in around 660-670 B.C. for the purpose of establishing a colony. Before the Megara civilization, the Tracian, Phyrigian and Bythinians lived in the area. The Megarans enslaved the people of this land in accordance with the Spartan tradition and built the city of Byzantinum there. The city was relied on sea trade, its sea port being the Prosphorion Port which can be accessed by moving towards the Golden Horn from Sarayburnu.
Founded about 100 years before Byzantinum, Rome grew bigger conquest after conquest and became the greatest power on the Mediterranean Sea. The live trade network on the Mediterranean was the security of the Roman Empire’s strength in terms of both politics and economy. As the empire aged, its power and influence began to fade soon resulting in a state divided into two in 295 A.D.: the East and Western Rome. Unable to resist the pressure from the north any more, the Western Roman Empire withdrew from the stage of history in 476 A.D. leaving behind the Eastern Roman Empire, which later became Byzantium.

The Eastern Rome (New Rome) remained intact for a period of one thousand years after the fall of Western Rome. One of the prime reasons in its survival was its being a great harbor and a center of production, its strong city walls and the New Rome’s position as a political capital. The city walls protected the city from invasions for a long time. However, the fact that the active trade routes in the area belonged to the Venetians and Genovese led the New Rome to its downfall. Although the city was the capital of the European civilization until the Latin Invasion in 1204, it gradually lost its power and surrendered to the armies of Fatih Sultan Mehmet the Conqueror in 1453.
Being the new capital to the Ottoman Empire, the Historical Peninsula soon regained its former glory it held before the Latin Invasion. Fatih Sultan Mehmet the Conqueror started reconstructing the city soon after the conquest. Firstly, the city walls, which were damaged during the conquest, were repaired. The unkempt and damaged Hagia Sophia was repaired and converted into a mosque. Construction of a mosque and külliye in Fatih bearing the name of the sultan and the Topkapı palace started. The Sahn-ı Seman madrasahs, which were a part of the Fatih Külliye and formed the foundations of the current İstanbul University, were also introduced to service at that time. This was also when the water arches descending from the Byzantium were repaired, the Grand Bazaar was built and the municipal organization of the city was established. Fatih Sultan Mehmet the Conqueror assigned Hızır Çelebi the Şehremini (mayor).

After the conquest, new housing areas were founded in order to develop the city. The Muslim population of Anatolia and Rumelia were encouraged to migration to the city. Christian and Jewish citizens were also invited from several other locations and they were offered housing. The Historical Peninsula being its center, İstanbul became Europe’s greatest city and a center for science and art 50 years after the conquest.

The earthquake of September 14, 1509, which was called the “Small Doomsday” and left its traces in the 16th century, damaged the city greatly. Continuing for 45 days, the earthquake left behind thousands of damaged buildings and not a single intact minaret. Many architectural works were destroyed or damaged on the Historical Peninsula, the center of city.

The city was almost rebuilt with the efforts of Sultan Bayezid II (1510) who employed 80.000 people for this purpose.

The Historical Peninsula, too, benefited from the reconstruction and many immortal works of the time survived into the present.

The 46 years between the years 1520 and 1566, the period when Sultan Süleyman the Magnificent was at the throne, was a rising period not only for the empire but also for İstanbul. During this period, many priceless works were built in İstanbul and they are still intact today. The city got water with its new arches, waterways, dykes and fountains. İstanbul looked completely like a capital with madrasahs, caravansaries, bathhouses, private gardens and bridges. At this time, the harbor of Golden Horn also became one of the most visited harbors of the Mediterranean.

The works of the period of Sultan Süleyman the Magnificent, especially those built by Architect Sinan, gave the city an entirely fresh look. Süleymaniye Mosque and Külliye, Şehzadebaşı Mosque and Külliye, Mihrimah Sultan mosque, and Haseki Külliye and Bathhouse, which were dedicated to Hürrem Sultan, were built in this period. The madrasahs of Süleymaniye made İstanbul the center of education and science.

İstanbul witnessed some great disasters during the period of Sultan Süleyman the Magnificent as well. The plague often hit İstanbul and the fire of 1554 inflicted great damage on the area between Hagia Sophia and Tahtakale.

The storm of 1554 over-flooded streams and many people drowned. And the floods of 1563, which were the result of excessive rainfall, resulted in even greater damage.
The city went through various changes and innovations during the Tulip Era. Grand Vizier Nevşehirli Damat İbrahim Paşa engaged in reconstruction of İstanbul under the influence of the projects he took from Paris and Vienna in particular. First, the Golden Horn area was improved and the banks of the sea were turned into promenades. Many manors and gardens were built in districts both within and outside the city walls. The districts destroyed by the fire were rebuilt.

The Period of Reorganization (Tanzimat) started after the relevant decree was read in the Gülhane Garden of Topkapı Palace in November 3, 1839. In this period, when the approach of westernization gained acceleration, various innovations took place in İstanbul and the Historical Peninsula in a number of fields from architecture to lifestyle and education institutions to industrial organizations. The city began to spread over Bakırköy from the center and over Teşvikiye from Galata. It also expanded towards Sarıyer from the Bosphorus, and towards Bostancı and Beykoz in the Anatolian side.

The classical Ottoman architectural style was abandoned during the Period of Reorganization. New buildings were built in baroque, rococo, neo-gothic and empire styles. This change in style was observed even in minarets.

These years also witnessed significant improvement in infrastructure and municipal services. The said improvements included building of a bridge on the Golden Horn, foundation of the tram line and the Rumelian Railroad, opening of Şirket-i Hayriye which provided local sea transportation services, establishment of the Şehremaneti (Municipality) organization and other municipal offices, furnishing of the first telegram line, foundation of police organization and affiliated headquarters, and the construction of the Vakıf Gureba hospital.

A new page was opened in İstanbul during the Period of Reorganization (August 31, 1876). Unfortunately, however, the Turkish-Russian war which broke out soon on April 27, 1877, left the city in panic. İstanbul suffered a lot from this war particularly because of its close proximity to the Rumelian front. Transfer of soldiers to the west from the city on one hand and Rumelian emigrants who ran away with their diseased and wounded people on the other hand caused a lot of distress in the city. These poor emigrants tried to live in madrasahs, mosques and patched-up makeshift huts.

The Historical Peninsula experienced yet another big earthquake in this period. The earthquake of 1894, which was publicly known as the “earthquake of three hundred and ten”, damaged the city badly but reconstruction and repairing activities started soon enough.

During the time of invasion and truce, the Historical Peninsula saw some great demonstrations it was not used to. The Fatih Meeting, where female speakers also spoke, took place in Sultanahmet Square on May 19, 1919. The meeting was attended by over 50 thousand people.

During the Republican Era, particularly at the time of Menderes’ development movements (1954-1960), the frequent migration gave birth to a problem of housing and the number of multi-floor buildings soon increased. Wide avenues were built on the Historical peninsula and the migrations which took place after 1950 began to change the socio-cultural structure of the city.
The Historical Peninsula has maintained its significance since the times of Eastern Roman, Byzantine and Ottoman empires although it lost its position as the center of government when Ankara was pronounced the capital of the country in October 13, 1923. The negative impacts of the World War I and the capital’s movement to Ankara caused İstanbul (the Historical Peninsula) to suffer poverty for a while but the city regained its power due to its strategic location and natural structure becoming a center of trade, industry and tourism.

Today, the government centers of the Governorate and Metropolitan Municipality of İstanbul are located within the boundaries of the Historical Peninsula.